Galata Kulesi’nden Başlamak
Her seferinde aynı yere dönüyorum. Galata Kulesi’nin eteklerindeki o dar sokaklara. Sabahın erken saatlerinde, turistler daha uyanmadan. Işık yumuşak, gölgeler uzun. Kaldırım taşlarının ıslaklığı yansımaları ikiye katlıyor. İşte tam da bu yüzden burası benim için İstanbul’un en fotojenik başlangıç noktası.
Kuleyi arkana alıp Karaköy’e doğru inmeye başladığında her köşe başka bir kare vaat ediyor. Ben genelde 35mm lensle yürüyorum. Daha geniş hissettiriyor sokakları.
Karaköy’ün Sokakları ve Duvar Resimleri
Karaköy’ü severim. Özellikle fotoğraf çekilecek yerler arıyorsan burası tam bir açık hava galerisi. Eskiden sadece balıkçılar ve eski depolar varken şimdi her duvar bir sanat eserine dönüşmüş durumda. Sabah ışığı binaya yandan vurduğunda o pastel tonlar ortaya çıkıyor.
Bir ara sokağa sapıyorsun, aniden kocaman bir kadın portresiyle karşılaşıyorsun. Duvardaki boya biraz dökülmüş, tam o dökülen yerden eski tuğlalar görünüyor. İşte o kontrast inanılmaz güzel duruyor fotoğrafta. Ben genelde buraya öğleden önce gidiyorum. Çünkü öğleden sonra gölgeler sertleşiyor ve her şey fazla kontrastlı oluyor.
Bankalar Caddesi ve Tarihi Pasajlar
Bankalar Caddesi’nden yukarı çıkarken tempo yavaşlıyor. Çünkü her binanın kapısı, her pasajın girişi ayrı bir hikaye. Özellikle İstanbul fotoğraf noktaları arayanlar için burası adeta bir hazine. Pasajların içindeki o loş ışık oyununu yakalamak için sabır gerekiyor.
Ben genellikle 50mm prime lens kullanıyorum burada. Çünkü detayları net yakalamak istiyorum. Bir ara merdivenlerden yukarı bakıyorsun, vitraylı bir kubbe ve süzülen toz zerrecikleri… Tam o an deklanşöre basmak lazım. Çünkü o an bir daha gelmiyor.
Çukurcuma ve Arka Sokakların Havası
Galata’dan biraz daha öteye gittiğinde Çukurcuma başlıyor. Burası bence İstanbul’un en samimi fotoğraf bölgelerinden biri. Eski ahşap evler, antikacılar, daracık kaldırımlar. Özellikle sonbaharda yapraklar kaldırıma döküldüğünde yer yer turuncu, kırmızı tonlar hakim oluyor.
Fotoğraf çekilecek yerler listene burayı mutlaka ekle. Çünkü her köşesi farklı bir hikaye anlatıyor. Ben genelde yağmurlu günlerde burayı tercih ediyorum. Islak kaldırım taşları renkleri daha doygun gösteriyor. Bir de o eski pencere pervazlarındaki boya dökülmeleri… Tam bir doku cenneti.
Balat’ın Renkli Evleri
Balat’a vardığında sanki zaman biraz daha yavaş akıyor. O rengarenk boyanmış evler, dar sokaklar, yokuşlar… Özellikle merdivenli sokaklarda gün batımına yakın saatlerde ışık muhteşem oluyor. Kırmızı, mavi, sarı evler birbirine karışıyor.
Burada fotoğraf çekerken acele etmemek lazım. Biraz bekle, bir teyze pencereden başını uzatabilir ya da bir kedi tam o renkli kapının önüne oturabilir. Ben bu tür beklenmedik anları seviyorum. Çünkü onlar fotoğrafa ruh katıyor.
Fener ve Rum Patrikhanesi Civarı
Fener tarafına geçtiğinde ortam birden değişiyor. Daha sakin, daha eski İstanbul kokuyor. Özellikle İstanbul’un fotojenik köşeleri arayanlar için burası çok özel. Dar sokaklarda yürürken eski Rum evlerini, işlemeli kapıları görüyorsun.
Patrikhane’nin önündeki o meydan da güzel kareler veriyor. Özellikle sabah erken saatlerde gelen yumuşak ışık taş duvarları altın rengine boyuyor. Ben burada genellikle düşük perspektiften çekiyorum. Yani biraz çömelip yukarı doğru. Duvarların yüksekliğini ve detayı daha iyi veriyor.
Kadıköy ve Yeldeğirmeni’ne Kısa Bir Geçiş
Galata’dan öteye derken Asya yakasını da atlamayalım. Vapurla Kadıköy’e geçtiğinde Yeldeğirmeni tam bir sokak fotoğrafçısı cenneti. Özellikle sokak sanatı açısından çok zengin. Renkli merdivenler, duvar resimleri, eski binalar.
Burada da ışık çok önemli. Öğleden sonra gelen yan ışık binaların dokusunu ortaya çıkarıyor. Ben genelde 24-70mm zoom lensle geziyorum bu bölgede. Çünkü hem geniş açıya hem de orta aralığa ihtiyaç oluyor.
Işık, Saat ve Sabır
Tüm bu yerlerde ortak olan bir şey var: Işığın kalitesi. İstanbul’da fotoğraf çekmek istiyorsan saatlere çok dikkat etmelisin. Altın saatler (gün doğumu ve batımı) her şeyi değiştiriyor. Ama ben en çok “mavi saat”i seviyorum. Yani güneş battıktan sonraki 20-25 dakika.
O zaman sokak lambaları yanmaya başlıyor ve her şey bambaşka bir atmosfere bürünüyor. Özellikle Galata Kulesi’nden görülen manzara mavi saatte efsane duruyor. Denemek istersen tripodunu da yanına al. Çünkü ışık azaldığında düşük obtüratör hızı gerekiyor.
İstanbul’un bu fotojenik köşelerinde gezerken şunu fark ettim: En iyi kareler genellikle planlamadığın anlarda çıkıyor. Biraz dolaş, biraz izle, biraz bekle. Acele etme. Çünkü bu şehir her gün yeni bir hikaye sunuyor objektife.
Özellikle yeni başlayanlara tavsiyem şu: Sadece popüler noktaları değil, o noktaların arka sokaklarını da keşfet. Çünkü asıl sürprizler orada gizli. Bir ara sokakta bulduğun eski bir kapı, paslanmış bir tabela ya da beklenmedik bir yansıma bazen en değerli karen olabilir.
Bu yüzden Galata’dan ötesini keşfetmeye devam ediyorum. Her yürüyüşümde yeni bir açı, yeni bir renk, yeni bir hikaye buluyorum. Belki sen de bir sabah erken kalkıp bu sokaklara karışırsın. O zaman göreceksin ki İstanbul gerçekten bitmeyen bir fotoğraf stüdyosu.